AYHAN AYDIN
DERSHANELER NEDEN KAPATILMA(ma)LIDIR!

Bu makalede, üzerinde fırtınalar kopartılarak gündeme taşınan dershanelerin kapatılması konusu tartışılmaktadır.

Fildişi Kule

Yaratılan fırtınanın getirdiği toz bulutu uzun bir süredir unutulan eğitimin hâlini pür melalini de neredeyse tümüyle gündemden düşürmüştür. Şöyle de denebilir: Gündem eğitimin kalitesi, çocuklarımızın geleceği, üretkenlik, verimlilik, eşitlik gibi ilkeler yerine sığ bir politik ve ekonomik çekişmeye malzeme yapılarak mı tartışılmalıdır?

Oysa konu teknik ve bilimsel yönleriyle herkesten çok eğitim ve bilim çevrelerini ilgilendirecek niteliktedir. Ayrıca tartışmanın toplumsal fayda, kamu yararı, kalite, insan gücü planlaması gibi kavramlardan yoksun ezberci bir retorikle sürdürülmesi hem acı hem de düşündürücüdür. Ne var ki, “Ben bilmem büyüklerim bilir.” anlayışıyla konuyu görmezlikten, duymazlıktan ve anlamazlıktan gelmek sadece acı değil aynı zamanda hüzün vericidir. Eğer bu “bilgece suskunluk” sorumluluk anlayışından kaynaklanıyorsa, hatırlatmak isteriz ki üniversitelerin asıl sorumluluğu ülkelerinin geleceğine, başka bir anlatımla çocukların ve gençlerin yarınlarına ilişkindir. Adorno’nun dediği gibi “Bilim özgürdür, itaat etmez.”, belki öğretim üyelerinin cübbelerinin önünde de tam da bu nedenle düğme yoktur. Tasarının ülke ve millet menfaatleri yönünde yasalaşması için politika yapıcılara bilimsel katkı sunmak da üniversite ve eğitim çevrelerinin görevleridir.

Dershane Dedikleri…
Eğitimden beslendikleri için “Evdeki bavulu açarız.” diyenlere haklı olarak en çok sorulan soru okullar varken dershanelere ne gerek var sorusudur. Peki, Okullar ne kadar var? Örneğin okullarımızın kaçında tam gün eğitim yapılmakta, sınıf mevcutları, öğretmen öğrenci oranları ne düzeydedir? Öğretim programları ile sınav odaklı ölçme değerlendirme ve yerleştirme sistemi arasında mantıksal bir ilişki var mı? İstenmeyen bir sonucu değiştirmek için nedenler üzerinde düşünerek değişiklikler yapmak mı doğrudur, nedenleri ortadan kaldırmadan sonuçların değişeceğini düşünmek mi? Ya da şöyle diyelim: Son yıllarda önceki yıllara göre net doğru yanıt oranlarının düştüğü YGS, LYS, SBS gibi sınavlar bize neyi göstermektedir?

Özetle söylemek gerekirse 10 yıl önce, 10 sorunun en az altısını yapan öğrenci üniversiteye girebiliyordu bugün 10 sorunun ikisini yapan öğrenci de üniversiteli. Üstelik her yıl en az 100.000 üniversite kontenjanı boş kalıyor. Başka bir deyişle talepten çok arz var. Acaba bu durum üniversitelerin kurumsal saygınlığını olumlu yönde mi etkiliyor? Ancak herkes biliyor ki sınavlar ortaöğretimde olduğu gibi yükseköğretimde de az sayıdaki okul ve program için yapılmaktadır. Ayrıca öğrencileri okul yaşamları boyunca neredeyse canlarından bezdiren mevcut sınav sistemi ve dershane maratonu sadece onlar için değil bütün anne babalar için de tam bir karabasandır. Bu bağlamda öncelikle yapılması gereken sonuç odaklı değil süreç odaklı bir ölçme değerlendirme modeli geliştirmektir. Şöyle de denebilir, dershaneler gerçekte sadece mevcut eşitliksizleri ve başarısızlıkları doğrulayarak yeniden üretmekte ve pekiştirmektedir.

Kamusal Sorumluluk

Öte yandan eğitim hukuken kamusal bir sorumluluk alanı olarak devletin görevidir. Bugün herkesin babasının parası kadar eğitim aldığı bir ülkede sorulması gereken asıl soru eğitimde fırsat ve olanak eşitliğinin nasıl sağlanacağı ile ilgili olmalıdır. Birilerine göre dershaneler fırsat ve olanak eşitliği sağlarken okullar bozuyor; diğerlerine göre okullar yeterliyken, dershanelerin varlığı fırsat ve olanak eşitliğine aykırı. Belki de gerçek şudur, eğitime erişim, genellik, her yerde eğitim, hakkaniyet vb. ilkeler açısından olduğu gibi fırsat ve olanak eşitliği açısından okullar da dershaneler gibi sorumlu ve sorunludur. Bu konuda iller ve okullar düzeyinde her yıl ortaya çıkan başarı oranları arasındaki farklar o kadar can yakıcıydı ki, ÖSYM ve MEB söz konusu sonuçları kamuoyundan gizleyerek, konunun üstünü ince bir tülle ustaca örtmeyi seçti. İlgili kurumlar bu konuda zarif olduğu kadar naif ve esprili karartma yöntemleri ile kamuoyunda derin bir şükran duygusu da oluşturdu. Böylece hepimiz hastalığımızı inkâr ederek, isterseniz görmezlikten gelerek diyelim, iyileşebileceğimizi öğrenmiş olduk.

Uzun Sözün Kısası

Yukarıda özetlenen eğitim sorunları ve günlük, mevsimlik, yıllık ve çeyrek asırlık tartışmalar ışığında dershanelerin mevcut patolojik yapının ürünü olduğu söylenebilir. Hepimiz bütün enerjimizi kaynaklarımızı, yüreğimizi, beynimizi okullarımızın daha nitelikli olması için kullanmalıyız. Öğretmen eğitimi, öğrenme ortamları, ölçme değerlendirme yöntemleri gibi temel boyutlarda iyileşme sağlanmadan, eğitimde mesafe alamayacağımızı bilmeliyiz. Sözün özü iki yanlış bir doğru etmez ve okullar gerçek birer öğrenme merkezi olduğunda, en azından ikinci yanlışa gerek kalmaz.

Bitirirken

Parlamentoya “Millî Eğitim Temel Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı” gibi uzun ve çetrefilli bir başlıkla gelen tasarıda ne ararsanız var. Bu arada tasarının yasalaşacağı tarihte MEB müsteşarı dışında bütün eğitim yönetimi kadrolarının yeni isimlere yer açmak için boşaltılacağı, ayrıca 4 yıl görev yapan okul müdürleri ve müdür yardımcılarının da görevlerinden ayrılmalarının öngörülmesi gibi toptancı uygulamaların mantığını anlamak zor. Bu uygulama örgütsel belleği silmek kadar kurumsal adalet ve güven duyguları açısından da kaygı vericidir. Ayrıca dershanelerin özel okula dönüştürülmesi ve bu süreçte dershane öğretmenlerinin atanamayan 300.000 öğretmen varken KPSS dışında bir yöntemle kamuda istihdamları gibi sorunlara da, sihirli çözümler bulma ümidimizi koruyalım.

Ancak bu ve benzer konular bağımsız yüzlerce makaleye konu olacak kadar kapsamlıdır. Meslektaşlarımızın her zamanki duyarlılıklarıyla bu konulara ilgisiz kalmayacaklarını düşünerek gönül huzuru içinde makaleyi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın durumu özetleyen anlamlı ve esprili dizeleriyle bitirelim.

Sen bana paralel, ben sana paralel
Paralel, paralel, paralelli,

Yorum yapmak için GİRİŞ yapmalısınız