fotoğraf

Lee G. Bolman ve Terence E.Deal, doksanlı yıllarda ilk baskılarını yapan “Reframing Organizations”[*] başlıklı kitaplarında, örgütlerin ve örgütsel sorunların anlaşılabilmesi için, örgütlere dört açıdan bakılmasını önermişlerdir. Çünkü örgütler içinde birbirleriyle etkileşen dört farklı çerçeve bulunmaktadır: (1) yapısal, (2) insan kaynakları, (3) politik ve (4) kültürel ve sembolik çerçeveler.

Örgütlerin ilk temel boyutu yapıdır. Yapı bir örgütün temel çatısıdır; iskeletidir. Örgütsel yapı, iş bölümünü, eşgüdümü ve bunlara bağlı olarak rol dağılımlarını ve iş tanımlarını, her bir bölümün sorumluluklarının ve yetkilerinin neler olduğunu, örgüt içinde uyulması gereken kuralları, hiyerarşik yapılanmayı, amaçların gerçekleştirilmesine ilişkin izlenen temel strateji ve politikaları kapsar.

Yapısı iyi kurulmayan örgütler çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle, yönetim biliminin ilk evrelerinde önemli çalışmalar yapan, Frederick W. Taylor, Henri Fayol, Max Weber gibi “yapısalcılar” olarak adlandırılan işletmeciler ve bilim insanları örgütlerde yaşanan sorunların çoğunun “yapının sağlıklı kurulamamasından” kaynaklandığını düşünmüşler ve tüm dikkatlerini öncelikle yapı üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Sadece yapıyla ilgilenmek ve yapı içerisinde önemli rolleri bulunan insan ögesini ihmal etmek klasik yönetim yaklaşımının önemli bir kusuru olmuştur.

Yapısalcı paradigmanın çözemediği kendi sorunlarıyla cebelleşirken gerçekleştirilen Hawthorne Deneyleri, yapının önemli olmakla birlikte tek başına her şeyin çaresi olmadığını ve insanın üretimdeki önemini ortaya koyarak “insanın makinedeki bir dişli olmadığı”nı tüm dünyaya haykırmıştır. İnsanın örgütler için önemli bir öge olduğunun anlaşılması, örgütlerin ikinci temel boyutu olan “insan kaynakları”çerçevesinin daha dikkatle ele alınmasını gündeme getirmiştir.

Bireyler örgütlere birtakım bireysel ihtiyaçlarını karşılamak için katılırlar. Çünkü örgütler belirli bir kaynağın bulunduğu yerlerdir. Eğer bir yerde kaynak varsa, bu kaynağın kimler arasında ve nasıl dağıtılacağı sorunu da bulunmaktadır. Örgüt üyeleri, çalıştıkları örgütlerde söz konusu kaynaktan elde edebileceği miktarı artırmaya çalışırlar. Bu miktar bireylerin sahip olduğu güç ile doğru orantılıdır. Bu nedenle örgüt çalışanları güç elde etme yarışına girerler. İhtiyaç duyulan gücü tek başlarına elde edemeyen bireyler, aynı amaca sahip diğer bireylerle güçlerini birleştirmeye, yani koalisyonlar oluşturmaya yönelirler ve güce giden yollarda politik oyunlar oynarlar. Kısacası politik süreçler toplumdakine benzer şekilde, açık ya da gizli yarışma, rekabet, işbirliği, koalisyon gibi süreçlerle tüm örgütlerde bulunmaktadır.

Son çerçeve olarak, örgütsel davranışa yön veren kültürü ve sembolleri göstermek gerekir. Örgüt kültürü, gözle görülmediği halde, insan davranışı üzerinde önemli etkilere sahiptir. Örgüt kültürü, ortak felsefelerden, ideolojilerden, inançlardan, duygulardan, beklentilerden, tutumlardan, normlardan ve değerlerden oluşur. Bir örgütü diğerlerinden ayıran önemli bir değişken olan örgüt kültürü amaç doğrultusundaki davranışların ortaya çıkmasını ve devamını sağlar. Örgüt içinde kullanılan ritler, ritüeller, seremoniler, öyküler ve semboller hem kültürün güçlenmesine hem de dış dünyaya ilan edilmesinin birer aracıdır. Bu açıdan bakıldığından “kültürel ve sembolik çerçeve” önemli bir işlev görür.

Örgütün “yapı”, “insan”, “politika” ve “kültür” boyutları birbirleriyle sürekli olarak etkileşirler. Bunlardan birisinde oluşan bir değişme, diğerlerine kolayca yansır. Yapısal bir değişme, insan kaynaklarını, örgüt içindeki politikaları ve örgütün kültürünü de önemli derecede etkiler. Bu nedenle bir sistem içerisinde yapısal bir değişiklik yapmak çok kolay bir süreç değildir. Zira, yapısal değişikliklerin etkide bulunacağı, diğer örgütsel boyutların mercek altına alınması ve ortaya çıkabilecek olası durumların analiz edilmesi gerekir. Milli Eğitim Sistemi’nde gerçekleştirilen yapısal değişikliklerin yakın bir gelecekte, insan kaynakları ve ilişkileri sorunları yaratacağını, oynanacak politik oyunların daha da yoğunlaşacağını, daha farklı politik stratejilerin hayata geçeceğini ve giderek Milli Eğitim Sistemi’ndeki kültürün de değişmesine neden olacağını tahmin etmek zor değildir.

Yapısal değişme, sistemin başına gelen her yönetim kadrosunun yapmak zorunda olduğu bir süreç olarak algılanmaktadır. Oysa yapısal değişme, öncelikle eğitim-öğretim sürecinin daha etkili hale getirilmesi amacını taşımak zorundadır. Yapısal değişme, eğer haklı toplumsal talepler çok yoğun ise, eğitim-öğretim sürecinin kalitesi düşmüş ise, sistem içerisinde insan kaynakları, politik ve kültürel sorunlar yaşanıyor ise, başvurulması gereken bir süreç olmalıdır.  

Son yıllarda, Milli Eğitim sisteminde çok sayıda yapısal değişikliklerin yaşandığı gözlenmektedir. 2002 yılında beri, beş bakanın değiştiği bir milli eğitim sistemi, model aldığımız çağdaş toplumların hiç birinde bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra, ilköğretim müfredatının değişmesi, liselerin dört yıla çıkması, 4+4+4 kesintili 12 yıllık eğitim, LGS, OKS, SBS, YGS, LYS gibi sonu S ile biten sınavlardaki değişmeler, katsayı değişiklikleri, düz liselerin Anadolu liselerine dönüştürülmesi, orta öğretim kurumları yönetmeliğinin değiştirilmesi, dersanelerin kapatılmak ve yerlerine özel okulların açılmak istenmesi, aday öğretmenlikten asil öğretmenliğe geçme koşulları, okul müdürlerinin görev sürelerinin sınırlandırılması, denetim sistemine yönelik değişiklikler gibi yeniden yapılandırma örnekleri bir dağ gibi önümüzde durmaktadır. Bu yapısal değişikliklerin sisteme getirecekleri ya da götürecekleri bir başka makalemin/makalelerin konusudur ve mutlaka tartışılmalıdır.

Milli eğitim sistemi üzerinde gerçekleştirilen tüm bu yapısal değişmeler adeta bir Jenga oyununa benzemektedir. Jenga çocukların ve hatta büyüklerin bile çok sevdiği bir denge ve strateji oyunudur. Oyunun amacı birbirinin aynısı olan 54 tahta bloğu kullanarak oluşturulmuş kuleyi yükseltmektir. Kuleyi yükseltmek için önceden hazırlanmış kulenin çeşitli yerlerinden söktüğünüz tahta blokları kulenin üstüne koymanız gerekmektedir. Böylelikle, kulenin tahta blokların çıktığı bölümü boş kalırken, üstüne konan bloklarla kule yükselmektedir. Eğer kuleden çıkardığınız tahta blokları düşünmeden ve dengesiz bir biçimde çıkartır ve kulenin üzerine yine dengesiz bir biçimde koyarsanız, kulenin çökmesine neden olabilirsiniz.

Sistem içerisinde ve özellikle de sistemin tüm boyutlarını etkileyebilen “yapı” üzerinde gerçekleştirilecek bir değişmenin, eğitim ile ilgilenen tüm kişi ve grupların görüşlerinin alınması ile yapılması daha rasyonel bir davranıştır. Her bakan değişmesinde, doğal olarak değişen yönetim kademelerindeki bürokratların dar kapsamlı istişareleriyle gerçekleştirilen yapısal değişiklikler, ne yazık ki, yukarıda tanımlamaya çalıştığım “jenga” oyununa benzemektedir. Sistem içerisindeki özellikle yönetici konumunda bulunan tüm eğitimciler, oynanan Jenga oyununu ilgi ve kuşku ile, kimi zaman yürekleri “pır pır” ederek izlemekte ve dengesi bozulan bloklara hiçbir işe yaramayacağını bildikleri halde ellerini uzatmaya çalışmaktadır. Sistemin dengesini bulmasına ve kararlı işleyişine müdahil olabilecek eller ise, hala Jenga bloklarını fazlaca dikkat etmeden yerlerinden söküp, istedikleri yerlere koymaya devam etmektedirler.

Sistemi oluşturan parçalar umarım ki, eğitim camiasının üzerine jenga blokları gibi çökmez. Çünkü bu çöküş en fazla geleceğimizin teminatı olan çocukları ve gençleri etkileyecektir.

 

Prof.Dr. Abdurrahman Tanrıöğen
Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi



[*] Bolman ve Deal’ın yukarıda belirtilen kitabı, Prof.Dr. Ahmet Aypay ve Prof.Dr. Abdurrahman Tanrıöğen tarafından Türkçe’ye kazandırılmış ve Seçkin Yayınevi tarafından basılmıştır.

Yorum yapmak için GİRİŞ yapmalısınız